13 Ağustos 2008 Çarşamba

GERİ DÖNDÜÜÜM!!!...

Heyoooo!!!

Çok dolu ve harika bir yaz tatilinin ardından geçen Cumartesi İstanbul'a dönüş yaptım. Evimi özlemişim. Kaç gündür dışarıya adımımı atmadım. Bir de baktım ki ben pek bir evcimen olmuşum. :))) Evde çorba, kek yapıyorum, mutfağı düzenliyorum... Yaptıklarımın fotoğraflarını da çekiyorum; "Bunu bloğa koyarım." diye. Annem hafiften bozulmaya başladı sanırım. Gülerek de olsa ona rakip olduğumu söylüyor.

Sırt çantamda tek kullanımlık fotoğraf makinesi, içinde tatil fotolarımın negatifi, kartpostallar ve günlük olarak kullandığım defter... Yakında fotoğrafları tab ettirip bir scanner da bulabilirsem bilgisayara aktarırım fotolarımı, bloğa da koyarım artık.

Çok dolu bir tatil programım vardı. Dolu olmasının sebebi aslında bazı şeyleri önceden planlamadığıma bağlıyorum. Çünkü bu tatilde bir kaç şey öğrendim. Hayatının her safhasını planlayarak, hep bir sonraki gün için endişe ederek, bir sonraki adımı düşünürken bugünü yaşayamamak korkunç. Bana da öyle oldu. Üç yıl önce Yeditepe Üniversitesi'ne yeni başladığımda bana zamanın bu kadar çabuk geçeceğini söyleselerdi inanmazdım. Fakat şimdi dördüncü sınıf öğrencisiyim. İnsanlar artık bana daha farklı gözlerle bakıyor. Bu bir senenin ne kadar hızlı geçeceğini, en yakın dostlarımdan; ve hatta yakın olmasalar bile varlıklarıyla şu üç senemi güzelleştiren insanlardan ayrılacağımı düşündükçe; üniversite denen cennet mekandan uzaklaşacağımı hissettikçe içimden "HAYIIIIIIIIIIIIIRRRR!!" diye haykırmak geliyor. Nasıl yani?? Ben daha kendim bir öğrenci, bir çocukken nasıl herhangi bir okulda her biri otuz, kırk kişilik sınıflarda hiç tanımadığım; benim gibi insan yavrularına İngilizce dersi verebilirim ki???... Hoş, zaten işe ilk olarak İngilizce ile başlamak istemem. Hayatta İngilizce'ye gelene kadar bir varlığa öğretilecek çok şey var. En başında İNSAN olmak geliyor.

Hazır yeri gelmişkeeen... İnsanca bir söz vermiştim en son, boyadığım kutumun fotolarını yayınlayacaktım. İnsanca, sözümü tutayım. Eh, bir acemiye göre az da olsa takdir ettim kendimi. Buyrun işte fotolar.








Bu fotoğraf kutumun içini gösteriyor.






Burada da fuşya rengi boya ile açık pembe zemin üzerine birkaç fırça darbesi attım. Niyetim eskitme çalışması yapmaktı ilk önce. Ama bir türlü nasıl yapıldığını çözemedim; kendimce bir şey yaptım. Takıldım yani. :))

Her neyse...

Gelelim tatile... Bildiğiniz gibi 27sinde Mersin'e gittim. Oradan da teyzemlerle yine Mersin'in bir kazası olan Taşucu- Böke'ye... Havası, deniziyle nefis bir yer. Sakinliği, bakirliği ile büyük teyzemin Bodrum'daki yazlığının yirmi otuz yıl önceki haline benzettim burayı.


Orada iki buçuk hafta kaldık ve gittiğimiz ilk hafta plaj çok ıssızdı; adeta bize özel bir koy gibi. Mavi berrak su, sabahları çıkan dalga ile biz plajda otururken ayaklarımıza kadar geliyordu. Sanki su şehri, Atlantis gibi görünüyordu manzara biraz uzaktan bakınca. Üstü palmiye yapraklarıyla kaplanmış, çok büyük şemsiyeler ve tam altlarında, çıplak taşı, betonu kaplayan su...

Son haftanın ortalarında Mersin, Mezitli tarafına geri döndük. Orada da iki gün kaldım. Okuldan iki arkadaşımı gördüm, Mersinli olduklarını biliyordum.

Bu iki günün ardından da Alanya'ya gittim otobüsle. Orada da okuldan, çok sevdiğim bir arkadaşım var. Sağolsun, beni evinde misafir etti, yedirip içirdi, gezdirdi üç gün boyunca. Alanya cehennem ateşi gibi, sıcaktan kavrulduk. Her yer İngiliz, Alman ve Rus turist kaynıyordu. Orada Damlataş Mağarası'nı, İskele'yi gördüm. Şehir merkezinde gezdik. Arkadaşım benim yüzümden Antalya'ya daha geç gitti. Kalbi tertemiz, dost canlısı, dünya tatlısı arkadaşım... Yaptıklarınız için, en önemlisi beni evinizde misafir ettiğiniz için annene ve sana teşekkür ederim...

Alanya'da üç gün geçirdikten sonra her sene olduğu gibi Bodrum'a gittim. Benden önce giden annem, kardeşim Kerem ve küçük teyzem beni evde "Özgür kızımız!" diyerek karşıladılar. Evet, ilk defa yularımı koparıp tek başıma tatile çıktım. Ama Allah sonumu, komikaze.net e ve şu anda her türlü kötü anlamda kullanılan, bir zamanlar HazırKart'ın maskotu olan "özgür kız" a benzetmesin... Benim gibi, genç olup mınzır bir kardeşe sahip olanlar ne dediğimi iyi anlayacaklardır.

Bodrum'da dolu dolu iki hafta geçirdim. Her gün deniz ve güneş... En sonunda o kadar yandım ki kardeşim beni "Zenciiiiii" diye çağırıyordu. Bodrum barlarına akmadım geceleri. Zaten oldum olası bar eğlencelerini gürültülü, karmaşalı bulurum. Onun yerine akşamları serin balkonda bir kitap okumaya başladım. Evin bulunduğu, Bağla Koyu'nun tepeleri püfür püfür esiyordu. Alanya'da piştikten sonra burası çoook iyi geldi.

Tekne turuna katıldım. Meğer Bodrum'da görülecek ne çok yer varmış. Meteor Çukuru, Kara Ada ve sıcak su havuzu, çamuru, yine o civarlardaki Akvaryum... Bir hafta da babamlarla kaldık orada. Babamla beraber trekking bile yaptım. Son hedefimiz onunla Aspat'taki dağcık (benim için dağ) ve zirvesindeki Çıfıt Kalesi idi. Ancak trekkingde anladık ki sol ayağım henüz buna hazır değil.

Büyük teyzem ile kuzenim Bodrum'a beklenenden erken geldiler!!! Son iki gün boyunca, Bağla evi tekrar eski günlerine döndü. Herkesin ağzından ayrı laf çıkıyor, kimse kimseyi duymuyor, ya da herkes bireysel takılıyor, topluca denize gidiliyor vs. vs... Kısaca, evde bir karmaşa hüküm sürüyordu. Fakat ben bundan memnundum; sevdiklerim yanımdaydı.

Cumartesi günü İstanbul'a döndük, çekirdek aile olarak. Teyzemler daha Bodrum'dalar. Çok güzel, dolu dolu bir yaz geçirdim. Pek çok deneyimim oldu. En başında, babamla trekking... Bununla beraber, değişik yerler gördüm. İnsanın kendi kendine kalması güzel bir şey aslında. Bazı konuları düşünecek vakte ve zihne sahip oldum. Artık o konulara farklı gözlerle bakıyorum.

Evet, belki dünyayı içine düştüğü savaşlar, patlamalardan kurtaramadım. Haberleri izlerken insanların mutsuzluğuna şahit oldum. İstanbul'a döndüğümde öğrendim ki Rusya ve Gürcistan arasında savaş çıkmış, Türkiye arada kalmış... Memleket yangın yeri... Antalya'da Türkiye'nin ciğereleri yanmış... Ben ise oturmuş size mutlu tatilimden bahsediyorum. Ben de isterdim sihirli değneğim olsun, tüm bu kaostan çıkartayım ülkemizi. Ama yok ki... Yaşanılanları unutmamayı, ders almayı; fakat yarına körü körüne yapışmamayı öğrendim. Biraz içinde bulunduğu anın tadını çıkarmalı insan. Çünkü artık yürürken bile belediyenin kazıp öylece bıraktığı yolda düşüp beyin sarsıntısından ölebiliyor insan. İnsan... Aslında tüm bu kaosun sebebi. Uzun yazdım, biliyorum. Fakat içimde biriktirdiklerimi yazdım. Rahatladım...

NOT: Tatil fotoğraflarını bir atraksiyon yapıp yayınlayacağım yakında. Öyle kuru kuru postlara yazıp yayınlamak yoook!!

27 Haziran 2008 Cuma

Heyoooo TATİİİLLL

Yok bugün Diary/Dairy hikayesi bugün. Alıştınız günlük süt ürünlerine. :)) Bu tatil bloğumu aydan aya ziyaret edebilirim herhalde. Üzgünüm... Size yaptığım yeni takıların ve kutumun fotoğraflarını yayınlayacağıma dair söz vermiştim. Tembelliğim yüzünden onlar da kaldı. Ne yapayım? Bir ev kedisi tembeldir, evinde yatar yuvarlanır durur. Dışarı nadiren çıkar. Aklı fikri miskinliktedir ve hep böyle kalacaktır.

Bu yaz çok güzel bir programım var. Bu akşam 17:30 sefer sayılı uçakla Mersin'e uçuyorum. Teyzem, eniştem ve minik aşkım, kuzenimi görmeye gidiyorum. Oradan hep beraber Taşucu'na geçeceğiz. Söylediklerine göre Bodrum'un eski, sessiz, kimsesiz hali gibiymiş orası. Bana çok iyi gelecek. Sıkılacağımı sanmam; 11 yaşında hareketli bir beyefendiyle hiiiç sıkılmam. Dahası, bazı kırıklıkları kolay unutacağımı ümit ediyorum. Belki bir yaz aşkı bulurum. :))

Mersin'den Alanya'ya, dünya tatlısı arkadaşımın yanına geçeceğim. Seda'cım bekle beniiiiiiiiiii!!!! İki bayan neler yaparız neleeer... Çok özledim onu da.

Size maalesef güzel fotolar çekip yayınlayacağımı vaad edemiyorum. Şayet bir fotoğraf makinesi var evde çalışabilen. O da anneme lazım oluyor. Kuzenle artık çeker çeker dururuz. Ama onun bana yollaması, benim yayınlamam biraz zaman alır. Fakat bir günlük tutacağım. Gezip gördüğüm yerleri artık unutmak istemiyorum.

Hepinize benden iyi tatiller, iyi gezmeler. 2008 Eylül maratonunda görüşmek üzere.

22 Haziran 2008 Pazar

Diary/ Dairy of a summer week 3

Time's flowing...

Wooooww!... I watched "Seeweney Todd" last week. Quite terriffying; though amazing... It impressed me a lot. Sure, I have fallen in love with Johnny Depp's sarcastic, enthusiastic performance and Helenna Bonham Carter's cult character AGAIN. She really keens on acting such demonic odd and funny characters. Besides, the film has some sort of musical features. Worth to watch...












Last week I was in one of my precious friend's birthday party. I, being the only guest from school, was a bit unhappy; since I and she had wished to see more guys from school. Unluckily... Yet, it was time to enjoy. Her real friends were there. Some kind and thoughtful guys, a pretty, beloved girl... The place which was reserved for the party was amazing. It was a bar near the bay where the fabulous yatches standing. The scene was so beautiful when the sun was setting. All these things reminded me Bodrum and its' "marina". Then, I realised how much I had missed Bodrum.

Just like those crowded Italian families, I used to go to Bodrum with my family, my aunts, my cousin, my mum's cousins and with my grandmother of course, every year, to spend the sumer. Yeah, I had a big happy family in those days. However, for some reasons, we couldn't re-unite and we went as small families later. Only me, mum and my lil' brov... Now, I've spent a little time there for the summer for three or four years.

Well... There are many details, memories crossing down my head. But I can write all these hardly. Remembering old good days makes me both happy, sad and miserable. Because I miss these old days a lot and begin crying. Anyway... I don't wanna cry any more. I'm in holiday man!!! Why do I cry???

Sorry for being late to write all these. The main computer is having its' last days in home. It is breaking, being hacked or pirated by viruses for ages. In addition, there is no place in it... Or there is no so called GB, MB to start the programs. Dad download every single file to a spare harddisc. He will send it for formatting soon. Unluckily... I need to download my files into my laptop and organize them again from the beginning. It's better to learn the new system, Word, PowerPoint 2007 somehow. It was quite difficult to learn 2003 version for me.

By the way, I've made a few jewellery, aren't seemed like something as I did them without some important items. I didn't have them... :(( Still, when I see them on my desk, they make me smile. I've painted my little box and glued some fairy pic.s on it. It was going fine at the beginning; yet the pic.s aren't seemed well on it. Later I will post all of their photos.

As I mentioned before, this week, on 25, one of my best friends is engaging and I will attend to the ceremony. On 27, I'm flying to Mersin, to visit my eldest aunt and her family. I will spend my time with playing with my beloved cousin, swimming with him and enjoying my days there. Also, I may see a friend in Mersin who I knew from school club. Later, I'm planning to go to Bodrum and to Alanya, to visit one of my dearest friend for short times.

I believe, this summer I will forget some bad things happened to me. I need some freedom and loneliness. Sometimes loneliness is the best thing to forget, to be cured and to survive. And perhaps to look through with a different perspective... What can I do... Apart from hoping... We, people have no chance, but just hope...

Untill I get home, see you soon and HAVE A NICE HOLIDAY!

6 Haziran 2008 Cuma

Diary/ Dairy of the Week, Not Enough Pleasure...

Dad has bought me a PC!!! It was quite surprizing to see such modern and "girlish" design on computers! Yeap, "Computer is personal again!" You know what I mean... I liked my new computer a lot. It has many features like audio, TV, KARAOKE...The things make me happy... Besides, one of my best friend has an engagement this month and I will be enjoying next two weeks. I'd like to celebrate her from my blog at first. CONGRADULATIONS MY DEAREST FRIEND!!! Also, after her engagement, I am flying to Mersin, to my elder aunt on 27th of June.

Yet, I still feel something missing. I don't feel that I'm on holiday. Guess, staying in İstanbul on my holiday affects me. My "Creative Drama" courses still goes on and I suppose this semester will end on the 21th or 24th of June.

Staying in İstanbul and joining my friend's engagement really makes me glad; I do it as a pleasure. I love wedding, engagement ceremonies. This one is very special as the bride is my friend. Of course, I will be with her in such a beautiful day; I must be. This is friendship man!

However, this f**kin' drama thing should come to an end by the end of last month. Cause I'm bored with dealing all these tiny things, courses, lessons, lectures, homeworks etc. And, since three years, I plan for some good things, a trip to some other places, a journey to Scotland; though I can never do a well organization and stay home:(( Maybe, it's better to leave me on a lonely island! Then, you all will have no trouble in listening to my complaints.

On the other hand, I got some kind of "imperfect" news from another friend. When I consider the events in one side, I'm content with someones' happiness; on the other side, I feel a little bit regretful. It will be a bit hard to forget something if its wounds remain. But, life goes on and I hope, I will get over it somehow. The ones that know me will get the message. That's all I can say.


PENELOPE'S SONG, by Loreena McKennitt

Music and lyric: Loreena McKennitt- An Ancient Muse

Now that the time has come
Soon gone is the day
There upon some distant shore
You’ll hear me say
Long as the day in the summer time
Deep as the wine dark sea
I’ll keep your heart with mine.
Till you come to me.

There like a bird I‘d fly
High through the air
Reaching for the sun’s full rays
Only to find you there
And in the night when our dreams are still
Or when the wind calls free
I’ll keep your heart with mine
Till you come to me

Now that the time has come
Soon gone is the day
There upon some distant shore
You’ll hear me say

Long as the day in the summer time
Deep as the wine dark sea
I’ll keep your heart with mine.
Till you come to me

A SPECIAL NOTE: This song reminds me Penelope, wife of Odysseus, waiting for her man on the shore, for ages. Actually, the story behind is the song of Odysseus' and Penelope's love to each other.
Especially, the last stanza of the chorus part affects me deaply. I remember some good and bad memories of love(s) that I have. I question myself; how long will a body, a human being; or a soul, a heart wait for the lover? Yet, I realized that "she" holds "his" heart till he comes to her. So, if "he" asks her to keep it with "hers", that means "he" will be there soon... To get his heart again; or to feel his heart with "hers"... It means, there's still a hope.
However, all of my hopes usually fade so quickly and there, a cracked heart remains. I know that, I can't turn someone back unless "he" comes. Then, I let all the winds blow as they wish. Time will flow freely. And... I will keep my heart... Only mine; till "he" comes and gives his heart to me.

4 Haziran 2008 Çarşamba

Boncukçu Geldi Hanııımmm...

Herkese selamlar...

Bu gün de karşınıza en son yaptığım takılarımla çıkıyorum. Önceki yazıda belirttiğim gibi, ben ortaya karışık koyuyorum; yani sadece yemek, sadece ders, sadece şarkı sözü, şiir yok. Bu blogda her şeyden var! Heeeeh! Lafımın da arkasındayım. Elimde çok önceden yaptığım takılar da var; onların da resimlerini yakında burada göreceksiniz. Şimdilik yenileriyle yetinin.

Takı yapmaya elim yatkındır biraz. Ergenlik çağımda, Kadıköy'e yeni taşındığımız sıralarda çarşıdaki bir sürü boncuk- bijuterici keşfetmiştim. Anneler günü için bazen, büyük kararsızlıklar içerisinde seçtiğim boncukları bir misinaya dizerdim. Fakat bir süre sonra nasıl olduysa bıraktım takı, incik, boncuk işlerini. Lise Üçüncü sınıfı bitirirken, ÖSS- YDS zamanlarında kendimi stresten iki günlüğüne de olsa uzak tutmamı sağladı takı işi.

O günden beri de bu seviyeye gelebildi yeteneğim. Çünkü hala çok fazla yapmıyorum; tatillerde genelde ilham perim beni dürtüklemesiyel harekete geçiyorum ve ancak 2 günde ortaya çıkıyor bir kolye.

Şimdi sıra geldi bu güzel şeyleri tanıtmaya...

Bu kolyeyi yıllar önce bir okul arkadaşımın aldığı kopmuş kolyemin minik mavi boncuklar ve turuncu, sarı, mavi renkli sünger boncukları ile ufak yeşil boncuklarla yaptım. Zuhal teyzem ( bizim deyimimizle ZUZU) bunu severek takıyor; her defasında da bizim evde unutuyor. Bu sefer iyi ki unutmuş da ben fotoğrafını çekebildim. :)) Yapımı çok basit. Sadece misinaya diziyorsunuz. Misinanın uçlarına kapamayı takıp sıkıştırmadan önce bir "bit" ile misinaya sabitleyin; sonra da papağanı takın.



Bunu da üniversitedeki çok yakın arkadaşlarımdan birinin bana hediye ettiği maviş bir kolyeden model alarak yaptım. Onun hediyesi daha fazla boncuklu, daha zengin duruyor; benimki yanında sönük kaldı ama olsun. Ufak yeşil boncuklar amma bereketliymiş! Büyük yeşil taş ise doğal taş; başka bir kolye için almıştım çok önce. Kısmet buna kullanmaktaymış. Pembe plastik boncuk ve ametist taşı da kullandım. Aralara metal renkli kelebek aparatlar da yerleştirdim. Cam görünümlü, yaprak şeklinde boncuklar da var.








Eveeet... Bu en son kolye; çok özel birine gidecek yakın bir zamanda. Kendisinin sevdiği renkler olduğunu düşünerek kırmızı yassı ve siyah kesme-doğal taşları tercih ettim. Ortasındaki büyük taş ise camdır. Bu arada, camın ucundaki püskül modelini de yapmak kolay. Fotoğrafı dikkatlice incelerseniz ne yaptığımı anlayacaksınız. Yine de size bir ipucu daha var aşağıda. Bu püskül modelini Zuzu'nun çok eskiden, Fransa'dan ucuza aldığı bir kolye modelinden çaldım. Bitler de emektar çıktı.


1 Haziran 2008 Pazar

Acayip Soslu Makarna

Merhabalar efendim...
Uzun bir süredir bloğumu ihmal ettiğim farketmiş olmaktayım. Ne yazık ki dersler, vize ve finaller, research paperlar, internette makale arama çılgınlığı dertlerine düşmüşüm, 1 aydır doğru düzgün uyku uyumuyorum ve çok sıkıldım. Tüm bunların üstüne, bir de geçen ay bilgisayara virüs girip de tüm sistemi çökertince açıkçası bunalıma girmemek elde değil.

Hal böyle olunca pekçok şeyden fedakarlık etmek mecburiyetinde kalıyor insan. Ne sosyal hayatım kaldı ne de uyku... Aksamalar yüzünden sinirlerin gerilmesi, sürekli gözyaşların tutulması, arada bir aile içi tatsız tartışmalar, üzerine kapımı çalan kalp kırıklıkları vs...

Tüm bunlardan dert yakınırken aslında yalnız olmadığımı gördüm. Sağolsun, küçük teyzem bilgisayarını kullanmam için evinin kapılarını bana açtı; orada, evdeki gergin ve curcunalı havadan kurtulup rahat rahat çalıştım derslerime. En son geçen perşembe günü sürmenaj geçirdiğimi farkettim. Cuma günkü EDEN 304 dersinin finaline çalışıyordum. Aniden okuduklarımı algılayamadığım hissine kapıldım. Midem bulanmaya başlamıştı ve gözyaşı silsilesi sanki gözlerimden akacak gibiydi. Belki biraz aktı da. Kendimi toparlamak için resmen kendimle konuşuyordum; komik anılarımı hatırlayıp kendimi güldürüyordum. Çok yakında o an da komik anılarımdan biri olacaktı kuşkusuz. İçimden hep "Pazartesi'nden sonra ıssız bir adadasın!" cümlesi geçiyordu. Bir ara vermek, değişik birşeyle uğraşmak iyi gelecekti ama nerdeee...

Neyse ki Cuma günü sınavı iyi kötü atlattım. Akşam eve gelip biraz daha çalışmayı düşünüyordum ama saat 22:30 gibi uyumuşum. Cumartesi çok sevgili ailem arkadaşlarıyla Polonezköy'e pikniğe gittiler; beni evde bırakarak. Gerçi evde kalmak benim tercihimdi, onlar çok ısrar ettiler gelmem için. Ancak daha bu SUPERGIRL'ün 1 final ödevi hazırlaması gerekiyordu.

Dürüst olmak gerekirse, Cumartesi günü sadece ödevimle ilgilenmedim. Yemek de yaptım. Adını koyamadığım bir makarna sosu. Fakat, itiraf edeyim bunu sınıftan bir arkadaşımın "biz makarnayı bazen tavuklu yaparız; çok yakışır tavuk makarnaya" demesiyle yapmaya heveslendim. Basit bir makarna sosu olması, evde her türlü malzemenin bulunması da işimi kolaylaştırdı. Ben sosumu göz kararı ölçülerle, istediğim malzemelerle yaptım. Ancak bir fikre de karşıyım: SOS DİYE MAKARNAYA ELLİ BİN KÜSÜR BAHARAT, ZERZEVAT KONMAZZZ!!! Bu yüzden de ölçülerimi mümkün olduğunca az tuttum. Şimdii gelelim malzeme ve yapılışaaa....

Malzemeler

1) haşlanmış makarna (kişi sayısına göre 1 paket makarnanın ne kadarını kullanacağınıza siz karar verin; benim yemeği yapmadan önce annem makarna ile başka bir yemek yapmıştı, birazı artmıştı; makarnanın şekil ve cins seçimi size ait.),
2) 1 ufak kuru soğan,
3) Ufak 1 parça göğüs tavuk,
4) 1 yemek kaşığı zeytinyağı,
5) 2 ya da göz kararı soya sosu, (ben soya sosunu çok sevdiğim için bol kullandım.)
6) hazır krema ( annem Tikveşli'nin kremasını kullanıyormuş, dolapta olması büyük şans. Ben bunu da göz kararı koydum; ancak zaten yağlı olduğundan size tavsiyem 2 ya da 3 yemek kaşığı krema koymanızdır.)

Yapılışı

Öncelikle soğanı piyazlık doğradım (bu yarım ay şekli oluyor) ve zeytinyağı ile 1 tavada kavurdum. Tva büyük olursa daha iyi. Haşlanmış makarnayı da tavanın içine ilave edip sosla beraber ısıtabilirsiniz. Vok tava kullanmanız şiddetle tavsiye edilir.

Sonra tavuğun göğüs etini küp küp, ufak parçalara kestim ve soğanlarla beraber pişirdim. Eğer tavuğun piştiğinden emin olamıyorsanız bir tahta spatula ile parçaları ikiye bölmeyi deneyin. Pişmişse kolayca ikiye bölünür tavuk eti.

Üçüncü aşamada, soya sosunu ilave ettim. Daha önce de belirttiğim gibi, bu malzemeyi bolca koydum, sevdiğim için. Sosum aşağı yukarı hazırdı. Ancak bir eksiklik gördüm: Sos dediğin azıcık sulu olur, ne öyle iki parça tavuk ve azıcık soğan... Buna olsa olsa krema konur deyip dolaptaki kremaya saldırdım; dozunu çok ayarlayamamışım. Yine de lömbür lömbür sulu bir sos olmadı. Belki soğanı kavururken koyduğum zeytinyağının da etkisiyle biraz fazla ağır oldu; yine de çok güzel bir sos olduğunu garanti ederim.

En son olarak haşlanmış makarnayı ilave ettim tavaya. Makarnanın miktarı bir kişilik yemek içindi. Bu nedenle sosla karıştırırken zorluk yaşamadım. Siz de sadece kendinize kadar makarna pişirecekseniz bu çözüm idealdir derim. Soya sosundan dolayı yemek sarı ya da kahverengi bir renk alacaktır; paniğe kapılmayın.

Aaaahhh Ahhh!!! Bu yemeğin fotoğrafını çekmek vardı... Hayatımda ilk defa yakmadan pişirdiğim yemek, rezil etmeden hazırladığım tek sostu bu. Ancak sonradan farkettim ki sevgili annem fotoğraf makinesini de pikniğe giderken yanında götürmüş. :'( HAKSIZLIK BU YAAAUUUWWW! Tabii, ona rakip olmamı istemiyor ya... Ben kimim ki annem gibi bir ustaya rakip olayım. Onda olan ustalığın, yeteneğin dörtte biri bende olsa... Hem bu blog sadece yemek bloğu değil ki karrrdeşiiiiiim. Burda ben her telden çalıyorum; çalacağım. Alt tarafı bir yemek tarifi vermişim çok mu? ANNE SENİN BU BANA YAPTIĞIN REVAMI???

Her neyse, biz gene de canımız ciğerimiz annemizin bloğunun da reklamını yapalım. Makarna ile ilgili değişik tarifler bulmak isterseniz sanırım annemin bloğunda bir tarif vardı. Buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca, illa ki bu tarifleri de uygulamak zorunda değilsiniz. Annemin bloğunu ziyaret ederek diğer "yemekçi blogculara" ulaşabilirsiniz.

Son olarak yemeğin tarifini verdikten sonra yazmayı unuttuğum birşeyi yazıyorum; acemisiyim ya bu işlerin, uyarı geldi patrondan, "tarif verildikten sonra afiyet olsun denir." diye.
AFİYET BAL ŞEKER OLSUUUN, YİYENLERİN GÖBÜŞLERİNDE LÖP LÖP ET OL(MA)SUUN EFENDİM!